16 Ocak 2012 Pazartesi

İŞ ÇIKIŞI ORTAYA KARIŞIK 1-2


 TEFFERUAT ÇÖPLÜĞÜ

Koşar adım attım kendimi ofisten, kafa bi dünya, bünye emmiş radyasyonu bütün gün, gözler faltaşı, zihin sebze çorbası... Kendimi bulduğum ilk dolmuşa attım, elimde telefon, cıkcıkcık mesajlaşıyorum, arada bir nerdeyiz diye kafayı kaldırıyorum, lunaparkımsı gorsel tefferruat içinde kayboluyorum. İlk olarak rengarenk bir koltuk gözüme çarpıyor, trafikten ağıraksak geçiyoruz da dükkanın önünden, patchwork efekti dikkatimi çekiyor, gözlerimi alamıyorum koltuktan. Evimi lunaparka çevirmek istiyorum. Çok güzel bir koltuk gördüğümü iddia edebilecek kadar kafam karışık. Görsel her uyarana tepki verecek, rengarenk ise beğenecek durumdayım. Kırk yıl düşünsem vitrindeki bir kotuğu değil beğenmek, dikkatimi çekebileceğini düşünmezdim. Evcil miyim ben artık?
















Send message. Trafik ışıklarında kafamı kaldırıyorum, karşıdan karşıya geçme hazırlığında bir adam dikkatimi çekiyor, kendinden üç boy küçük bisikletiyle şaha kalkmaya hazır...

Send message. Maç var, radyodaki adam avaz avaz şut diyor, gol diyor, penaltı diyor, hiç anlamıyorum, bi sussun istiyorum.

Send message. Market tıklım tıklım. Ne var şu Makro'da anlamıyorum. Çok afilli görünüyor.

Send message.
Sokağın başında inebilir miyim şöfer bey?
Yanımdaki dev boyutlu, götünün yarısını kucağımda taşımak zorunda kaldığım adam nihayet indi!
Mutluyum, derhal yayıldım...

Send message.
Üç durak yayım yayım oturdum, inemem gereken yerde inesim gelmedi.
Bi gayret, son kalan gücümü toparladım:
-Tan Sokak'ta inecek var.







 MİNİBÜS MUSİKİSİ











Minibüs musikisi maduruyum bu akşam. Ruhum alaturka titreşiyor artık. Kederlere gark oldum, ne yeri ne zamanı değilken ayrılık acısı çekmeye başladım aniden. 10 dakika sürmesi gereken eve dönüş yolculuğum ıslak ve aç ve beyaz ve alaturka saatler sürdü. İstanbu'la kar düştü, nihayet! Bugün 16 Ocak. Bugün o minibüste mizacım değişti... Ayırmasın Mevlam Bizi Ömür Boyunca, e mi?



13 Temmuz 2011 Çarşamba

Lise anıları 1






İleride müzisyen olacağımın kesin hayali ile tek bir doğru nota çıkartamadiğım gitarim elimde, özgürlüğümün kesin sınırları olan odamda tıngır mıngır oturdum günlerce.
-Anne, Erenköyde bir lise varmış, bahçe içinde, kocaman. Öğrenciler forma bile giymiyorlarmış, bütün gün resimdi müzikti ders programları bundan ibaretmiş. Anne, söz çok çalışacağım, no’lur o okula gideyim, valla bak o okula gideyim üniversite cepte!
Yahu, müzisyen olmak ta neden çıktı. Hem bu kendine güven ne 15 yaşıda meslek seçecek. Kendini bilmemenin bu kadarı. Aşırı ısrarlarıma dayanamayan yumuşak kalpli annem, beni kırmamak için bir piyano öğretmeni bulur, lise giriş sınavı olası şansımı ölçme maksadı ile bende müzik kulağı aranır, malesef bulunamaz. Bir kaç saatlik cebelleş sonucunda kanımın derhal kaynadığı taze piyano öğretmenim, anneme “ı-ıh” diyerek, hayallerimi ve kendisine vermeye hazır olduğum ergen sevgimi düşüncesizce çöpe atar. Güzel sanatlar lisesi müzik bölümü sınavlarına giremeyeceğim kesinlik kazanır böylece. Ama kadın haklı; elimdeki gitardan aylarca tek bir doğru düzgün ses çıkartamadığım için gitara düşman olmak üzereyim, üstelik düzgün ses çıkarma çabalarım günde 5 dakikadan fazla sürmemiş o güne kadar. Yani 5 dakikadan daha fazla birşeyi becerememeye tahammülüm yok. Duruma çok üzülen annem düşünür taşınır, çocukluğumdan beri yapmayı sevdiğim şeyleri bana hatırlatmaya çalışır ki hayatta kendimi biraz başarılı hissedebileyim. Yahu, ben zaten çocukluğumdan beri resim yapıyorum ama aynı zamanda zannediyorum ki benim yapabildiğim şeyleri herkes yapabiliyor, yani sıradan birşey. Yapamadığım birşeyi bulup, onu becermem gerekiyor zannı ve yanılsaması içindeyim ben. Amaaan diyorum resim mi, peh! Bu arada resim yapmaya devam ediyorum ama, yanlız yavaş yavaş çay bardağı, tornavida, pense falan çizerken birden kalabalık figüratif kompozisyonlar çizmeye özendiriyor annem beni: “şimdi bi de pazar resmi yap diyor, kalabalık olsun, tezgahtarları düşün, zebze meyve satsınlar bağrış çağrış”, sonra bir bakıyorum annemin akademiden arkadaşı gelmiş bana suluboya takım getirmiş hediye, o gün birlikte lavi çalışıyoruz ne bileyim natürmortlar falan.... Bu arada annem de akademiden, ressam, bana çaktırmadan beni resim bölümüne hazırlıyor, biliyor tabi yersiz bir anarşi var ruhumda, söylese hayatta gitmem diyeceğim, neye itiraz ettiğimi bilmeden.... İşte o maksat “hayır” olsun ısrarı var ya, ilkokul mezuniyetimde kazandığım italyan lisesine gitmiycem diye kıyametler kopartıp, zavallı annemi babamı çaresiz bırakmıştım. Onun acısından olsa gerek annem bu sefer tecrübesini konuşturdu, ben tam resim bölümüne burun kıvırmaya başlamıştım ki annem aldı beni karşısına soğuk ve keskin bi şekilde; “kızım ya bu okulu bi zahmet kazanırsın, resim bölümünde okursun ya da köşedeki devlet okulu, devlet okulunda kimya fizik matemetik dersi falan var sorun istemiyorum artık, üç yılda bir senin nerde okuyacağın krizini çözemeyiz” diyerek son noktayı koydu. Fizikti, matemetikti bunlar bana ters o yaşlarda, ödüm koptu, deli gibi disiplinli resim çalışmaya başladım, nasıl istiyorum resim bölümüne girmeyi, ergenin fikri kolay değişiyor tabi.... Resim yapmayı sevdiğimin farkında olmadığım gibi, zannediyorum ki güzel sanatlar lisesinde matematik dersi yok....
Neyse sınav günü geldi çattı, ilk sınavda dört yıl sıra arkadaşım olacak Esra ile tanıştım. Sınavdan çıktım, bunalımdayım, hiç birşey çizememiş gibi hissediyorum, nasıl beceriksiz nasıl yeteneksizim ben, böyle kazanmam mümkün değil, büyük bunalımdayım, köşedeki devlet lisesi kabusları görüyorum, kara tahtada cebir... Dedikodu kol geziyor, torpil varmış, eyvah bizim tanıdık yok, bilmemkim bilmemkim ressamın oğluymuş, onun kazanacağı kesinmiş, e benim anam da ressam, hoş resim yapmıyor akadami mezuniyetinden beri o ayrı.... Ertesi hafta öğrendik, kazanmışım, torpilsizmorpilsiz, kazanmışım işte ya.... Hem bence torpil falan yoktu, yeteneksiz tek adama rastlamadım ben o okulda...

14 Şubat 2011 Pazartesi

KIZAMIK GEÇİREN BALKON



11 Şubat 2011, saat 9u geçe, Sedef uyanır. Sanayiye gitmesi gerekmeyen herhangi sıradan bir gündür. Yaklaşan kadınsal ve hormonal problemler yüzünden biraz suratsız birazdan daha fazla sakardır o sabah. Bitmeyen öksürük problemi yüzünden yaklaşık bir haftadır, günde 300 bardak ballı ıhlamur içmektedir, ıhlamurun suyunu kaynatmak için kettıl’a hamle yapar ve fakat dünden tezgaha damlayan bala yapışır öncelikle, söylenerek işine devam eder, ilk bardak ıhlamurunu hazırlamayı becermiştir ancak içmek nasip olmadan onu yere dökmeyi başarır, hemen ardından tostunu yakar, ikinci bardak ıhlamurunu ise içmeyi unutur… Aslında gün hayli huzursuz olduğunun sinyallerini vermiştir ve fakat anlayana….

Kahvaltı kabusunu atlatan kahramanımız, günün geri kalan kısmı için mini bir program yapar, derhal evin karşısındaki fazla imanlı marangoza gidilecek, yapılan FerhanŞensoy automatasının dönen kolları için Bülent’le yapılandan çok daha küçük tamponlar isteyecek ve bir de adamdan işkence ödünç alacaktır ki, eve geldiğinde sanayide atılan tutkala inat açılan tekerleği tamir edebilsin. Öksürüğe rağmen zibidi gibi giyinen sedef hoplaya zıplaya marangoza gider, adamın namazını destursuz böler, cebinden bir zopa bir de delik tampon çıkartır, derki bana bunun yarısı boyutunda 4 adet yuvarlak tampon veya aynı işi görecek herhangi bir öneri! Zavallı yaşlı ve fazla imanlı marangoz, kahramanımızı memnun etmek için canhıraş uğraşır, yarım saatlik mücadele sonucunda ortaları delinmiş minik tamponlara ulaşılır, kahramanımız teşekkür eder, dükkandan çıkmadan önce ertesi gün geri vermek üzere küçük bir işkence ödünç ister, periyodik aralıklarla dükkanına gelip anlamsız şeyler isteyen bu kızın varlığına alışamayan marangoz yüzünde duruma anlam veremediği bir ifade ile işkenceyi kıza verir, la havle vela diyerek…

Hoplaya zıplaya eve dönen kız, derhal automatasını monte etmek, FerhanŞensoy kafalarını vızırvızır döndürmek arzusundadır ve fakat hiç hesaba katmadığı bir ayrıntı vardır ki, o da Bülent’in atölyesinde o zopalar, o deliklerden rahat bir itiş kakışla geçerken, şimdi üzerlerine sürülen akrilik boya sebebiyle kalınlaşmış, değil rahat bir itiş, tekme ve tokat darbesiyle bile artık birbirleriyle münasebete girmemektedirler… Bir buçuk saat süren itiş kakış zımpara ve küfür ve ter dökme sonucu gerekli münasebet kurulur, artık oyuncağımız monte edilmiştir. Amanın o da ne? Dönmüyor kafalar, gırcc, gıırc diye sesler çıkarıyor ve dönmüyorlar! Telefona sarılınır, derhal Bülent aranacaktır, çünkü o “alo imdat” hattı olmuştur artık kızın hayatında. Numarayı çevirmeden önce kızın kulağında çınlar Bülen’in ulvi sesi, “eve gidince bu zopaları sabunla” demiştir, günler öncesinden olacakları tahmin eden öngürü sahibi Bülent. Evet, telefon aracılığı ile Bülent’i bir kez daha rahatsız etmenin eşiğinden dönmüştür içinde endişe çığlıkları atan kahramanımız… Derhal sopaları kapar, lavaboya koşar, sopaların ucunda çoktan monte edilmiş FerhanŞensoy kafalarımız beyaz sabunla güzel bir duş alırlar. İşlem süresince yaklaşık 249 defa, kahramanımızın elinden kayıp düşer sopalar, duş, ana avratın hak ihlaliyle ilgili ayıp cümlelerle son bulur, kahramanımızın sinirleri hayli gergindir… Bu işlemde başarıyla sonuçlanır, gerekli montajyon sonunda artık vızır vızır dönmektedir bu Ferhanlar.

Sıradaki iş; tekerleğimizi monte etmek. Aralık kalan iki ahşabın arasına başarıyla tutkal sürülür, minik ve ödünç işkencemiz ile tekerleğimiz yapıştırılır, kuruması beklenirken jet hızıyla sıradaki iş düşünülür. Evet tekerleğimizin arka kısmındaki metal tutamaç yerlerine kırmızı sprey atılması gerekmektedir. Derhal balkona çıkır, balkonun yarısı gazete ile kaplanır, hava soğuktur, kız öksürmektedir ama azimlidir, bu gün bu iş bitecektir! Automatanın bisiklet kısmıyla, kutu kısmı ayrılır, bisiklet kısmı balkona çıkartılır, gazetelerin üzerine etrafa sıçratmadan sprey atılacak bir pozisyon belirlenemez ama dahiyene kahramanımız işkenceli tekerlekli ahşap kısmı balkondan aşağı sarkıtarak, geri kalan metal bölüme sıçratmasız boya spreyleyebileceğine karar verir. Kan ter içinde bisikletin yarısı balkondan sarkıtılır. Evet, etraf güveli görünmektedir. Spreyimiz çalkalanır, ilk fıs, ikinci fıs, üçüncü fıs, zart telefon, arayan Gizem, meraba gizem, napıyosun gizem, aaa Erhan ne zaman geliyor gizem, hiiii atölyede fare mi var gizem, dördüncü fıs, eyvah balkonun gazetesiz yerleri kırmızı toz bulutu oldu gizem!!!!!!! E bu sprey duman atıyormuş ama yere! Telefon nerdeyse gizemin yüzüne kapatılır, kapatılmadan saniyeler önce, o ahize kulağımdan uzaklaşmışken ulvi bir ses ki bu ses gizem’in sesi oluyor, “tineeeeeeeeeeeeeeeer” diye bağırmaktadır. Ancak evde tiner ne gezer, tinere en yakın aseton evet aseton var evde. Medemki tırnaktaki ojeyi çıkartıyor, fayanstaki spreyi de çıkartır, banyoya koşulur, çekmeceden pambıh alınır, aseton alınır, gazetesiz yerlere aseton damlatılır, pambıh yardımıyla yere çökerek yerler silinir, kahramanımızın terlik altı ve pantolona bulaşan tozları etrafa yaydığını fark etmesi, balkonun üçüncü tur silinmesi sırasında fark edilir. Artık yerler kırmızı bir toz bulutu ile kaplı değildir ve fakat leke leke kızarıklıklar dikkati çekmektedir. Bu arada balkonda bulunan bir koltuk, iki sandalye, bir masa, bir gerçek bisiklet, hala yarısı balkondan sarkmakta olan Ferhana ait bir bisiklet ve bir de minik eşya dolabı vardır ki süreki olarak itiştirilmek suretiyle yer değiştirmekte adeta aralarında köşe kapmaca oynamaktadırlar. Yaklaşık iki saat süren, 4. 5. ve 6. yer silme turundan sonra balkondaki kızamık efekti kalkmış artık sadece derz aralarında bir pembelik vuku bulmuştur. Bu temzilik efekti kahramanımız tarafından yeterli görülür. Günün kayıpları, bir şişe gül kokulu aseton, bir poşet pamuk, bir arkadaş eskisi kot pantolon, bir çift Marks and Spencer terlik…. Günün riski, evde birlikte yaşanılan titiz ağabey tarafından balkonun kızamık geçirdiğinin fark edilme riski…

Kahramanımız ter içinde yerleri silerken sırtına ayazı yemiştir, öksürüken ciğerleri ele almış, çareyi ciğerleri geri yutmakta bulmuş, telaş ve panik atak ruhun gıdası olmuş, kendini kotuğa atmış nefes alışlarını sakinleştirmeye çalışırken günün bilançosunu çıkarmaktadır zihninde… Günün geri kalan kısmı gül suyu ve cif kokusunu soluyarak gereksiz bir hijyen içinde dinlenerek geçirir kahramanımız. Bir fincan ıhlamur daha kaza sonucu yere dökülür, portakalı kabuklarından arındırıp mideye indirme telaşında bir parmak bıçak darbesine feda edilir, taze yapılan ıspanak çorbasının da dibi tutar…

17 Ocak 2011 Pazartesi

bread & puppet museum


Evet, saat sabahın beşi kırkdört geçesi olabilir, facebook'ta Anıl'la konuştuğum zamanın dışındaki vaktimi çöp etmiş olabilirim, içime sıkıntılar basmış, grip sebebiyle beynim oksijensiz kalmış olabilir, Ferhan Şensoy kuklamın sergiye teslim edilmesine hepitopu yirmi gün falan kalmış olabilir ve her nedense o kuklayı yapmaya hiç başlamamış olabilirim, havaya girmek için hafta boyunca Ses Tiyatrosuna iştirak etmiş, evde Ferhan Şensoy dvd'leri izlemiş ve yoğun bir Ferhan Şensoy zehirlenmesi geçirmiş olabilirim, bu durum Ferhan Şensoy'a duyduğum yoğun sevgi ve hayranlığın azbuçuk önüne geçmiş olabilir, neresine nasıl eklem yapacağım konusunda karasız kaldığım kuklanın eskizlerini pencereden aşağıya atmak isteyebilirim, bu durum beni gerim gerim gerdiği için, kendimi yeteneksizlik, beceriksizlik, sebatsızlık, düzensizlik ve hatta konuyla alakasız bir şekilde hazır gazı vermişken ahlaksızlıkla bile suçlayabilirim. İçtiğim melisa çayları sakinleşmeme yetmemiş olabilir, durumun vehametini unutmak için okuduğum Yüzüklerin Efendisi, yoğun atmosferinin içine beni çekmiş, Frodu'nun elinde bulundurduğu yüzük sebebiyle daha da çok gerilmiş olabilirim. Hatta sevgili Anıl sabah karga bokunu yemeden, beni tüm bu kaygısal manik ve de atak durumlarımdan uzaklaştırmak için, Bukowski şiirleri göndermiş, beni eylemeye çalışmış, gönlümü hoş tutmuş olabilir ve işte aşağıda şiir:

roll the dice

if you're going to try, go all the

way.

otherwise, don't even start.

if you're going to try, go all the

way.

this could mean losing girlfriends,

wives, relatives, jobs and

maybe your mind.

go all the way.

it could mean not eating for 3 or 4 days.

it could mean freezing on a

park bench.

it could mean jail,

it could mean derision,

mockery,

isolation.

isolation is the gift,

all the others are a test of your

endurance, of

how much you really want to

do it.

and you'll do it

despite rejection and the worst odds

and it will be better than

anything else

you can imagine.

if you're going to try,

go all the way.

there is no other feeling like

that.

you will be alone with the gods

and the nights will flame with

fire.

do it, do it, do it.

do it.

all the way

all the way.

you will ride life straight to

perfect laughter, its

the only good fight

there is.


Tüm bunların yanısıra yuotube'da gezinirken aşağıdaki muhteşem ve ötesi videoya ulaşmış olabilirim, seyredin iyi hissedeceksiniz! Bu kadar basit aslında...




16 Ocak 2011 Pazar

MİDE FESADI, FİLM ZEHİRLENMESİ



Geçen üçbeş haftamı gereksiz ve kontrolsüz bir yoğunluk içinde geçirdiğim için, bu hafta sonu artık eve duyduğum hasret doruk noktasına ulaşmış, asosyalliğim tavan yapmıştı. Kendimi eve kapatıp, bütün gün kahve tüketip, film komasına girmek arzusu hissetmekteydim. C.tesinin gelişi, Çarşamba'dan belliydi, Çarşamba sabahı gribe tamamen teslim olmuş olarak uyandım, kalktım, huysuzluğumdan ödün vermeden provaya gittim, akşama ateşli bir şekilde eve döndüm. Haftasonuna giriş niteliğinde geçirdiğim diğer iki günün pek bir önemi yok, girple mücadele günleriydi onlar, ben haftasonunu iple çekiyordum çünkü ağbiyciğimle birlikte, kahvaltı



sofrasından itibaren film seyrederek geçirme kararı almıştım. Sevgili ağbiyciğim mide fesadı geçirmeme sebep olacak bu programa çok ta uyum sağlamadı, kahvaltı sofrası onu uyandırmaya yetse de, seçtiğim filmler konusunda sanki haklı bir muhalefeti vardı. Öngörü sahibi insan, gün içi belirli bir doz film aldıktan sonra ya evden uzaklaşmayı, ya da bilgisayarında Bejeweled Blitz oynamayı tercih etti. Benimse aşı doz film komasından gitmek üzere olduğum listem şöyleydi;

SURROGATES (2009)

Director:

Jonathan Mostow


Writers:

Brian Aldiss (short story "Supertoys Last All Summer Long"), Ian Watson (screen story)

Director

:

Ki-duk Kim

Writer:

Ki-duk Kim

Dream (2008)

Director:

Ki-duk Kim

Writer:

Ki-duk Kim

Director:

Hakan Algül

Writer:

Ata Demirer



Sonuç; Artık Kim Ki Duk hayranıyım, bütün filmlerini aciliyetle izlemek istiyorum, hafif ifrit olduğum Ata Demirer'e çok güldüm, Eyvah Eyvah'ın senaryosu da kendisine aitmiş, artık ifrit olmayadabilirim, Kieslowski bir klasik, Spielberg hayal kırıklığı oldu, diğer filmi hatırlamıyorum bile.... Ve evet hiç seçici diğilim, nerdeyse bulduğum herşeyi arsızca seyretmeye meyilli bir haftasonu geçirdim, sonuç, görsel zehirlenme!

15 Ocak 2011 Cumartesi

'a ay'

Reha Erdem maceram Kaç Para Kaç filmiyle başladı, o filmi çok sevmeme rağmen, yönetmenin fanatiği olan çok sevgili ağabeyim, üstüste beş kez izleme rekoru kırarak, sevmek halinden sevmeme haline geçişime sebebiyet verdi malesef. Bir kaç hafta Reha Erdem molası verdikten sonra ben sakinleştim. Derken günlerden birgün ağabeyim elinde yönetmenin ilk filmiyle eve geldi. İlk başta ürkmedim diyemem, ya bunu da seversek, ya bunu da günlerce üstüste seyretmek zorunda kalırsam??? Neyseki korktuğum gibi olmadı, filmi çok sevdik, seyrederken çok şaşırdık, film bittikten sonra derhal ve koşarak yönetmenin bütün filmlerini aldık, her güne bir Reha Erdem, haftası yaptık... Bütün filmleri ayrı ayrı sevdik, Kosmos'u sabırsızlıkla bekledik, İKSV Festivalindeki ilk gösterimine ağbikardeş biletimizi aldık, filmden sonra yönetmeni gönülden alkışladık.

Ama A ay yönetmenin ilk filmi, çok başarılı, şiirle sinema sanatının birbirine karıştığı, etkileyici bir film.



"A AY'ın her santimetrekaresi bir anlam taşıyor. Reha Erdem için anlatma biçimi, anlattığı şey kadar önemli."Action Magazine, L.M., (01.03.1990)
"A AY'da filmin güzelliği, filmdeki güzel fikre arka çıkan o harikulade sahnelerden kaynaklanıyor."Liberation, Gerard Lefort, (11.12.1989)
"A AY aydınlık ve çarpıcı bir şiir. Geleneksel Türk sinemasından güçlü bir kopuş."Variety, W. Sam., (23.5.1990)



Reha Erdem sineması

'A Ay', çoğu sinema meraklısının en çok sevdiği Reha Erdem filmi.Reha Erdem pek çok filminin senaryosunu kendi yazmış olmakla beraber, klasik anlamda bir auteur özgünlüğüne henüz sahip görünmüyor .

Reha Erdem'i ilk olarak 1989'da yönettiği 'A Ay' ile tanıdık. Fransa'da sinema okuyan, tarih mezunu Erdem'in Büyükada'nın nostaljik ve büyüleyici atmosferinde cektiği "şiirsel" ilk filmi, belki de yönetmenin en başarılı yapıtıydı. Sonra reklam filmleri çektiğini duyduğumuz Erdem 1999'da yaptığı 'Kaç Para Kaç'a kadar ortalardan tamamen kayboldu. 2004 sonrasında Erdem peş peşe filmler çekmeye başladı. 'Korkuyorum Anne' ve 'Beş Vakit' ile son dönem Türk sinemasının ödül avcıları arasındaki rekabete ortak olan yönetmen, hırsını ve ustalığını, belki de yıllarca suskun kalmanın acısıyla da, bir anda ortaya döküverdi. Erdem, son dönemlerde pek çok söyleşi yaptı. Bunlardan bir tanesi de Boğaziçi Üniversitesi'nde geçtiğimiz haftalarda gerçekleşti. Bu söyleşide Reha Erdem "auteur" bir yönetmen olduğunun altını çizerken, sinemasında "doğallıktan" haz almadığını, "yapay" ya da "yeniden üretilmiş" (reconstructed) bir dünya kurguladığını vurguladı. Bu yazıda da kısaca Erdem'in "auteur" olup olmadığı ve son dönem filmlerindeki "yapay" tarzının ne derece anlamlı olduğu irdelenmeye çalışılacak.
Yaratıcı "Auteur" (ya da "yaratıcı") yönetmen 1950'lerde Fransız yeni-dalgası ile ortaya atılmış bir kavramdır. Kısaca, yönetmenin kamerasını adeta bir "kalem" ya da "fırça" özgünlüğü ile kullanabilmesini savunur. Kişisel bir sinemacı olan "auteur", kitle beğenilerine fazla yüz vermez ve klasik anlamda bir "sanat" sineması peşinde koşar. Çoğu kez senaryolarını da kendi yazan "auteur" belirli temaları, biçimsel tercihleri ya da hayatla olan bitip tükenmez mücadelesini pek çok filminde "tekrarlar". Auteur sinemacının filmlerinde -aynı bir yazarın ya da ressamın yapıtlarında olduğu gibi- kişisel ve biraz da marazi öğeler defalarca vurgulanabilir. Bu tarz sinema yapan yönetmenlere örnek olarak Theo Angelopoulos, Ken Loach ya da Nuri Bilge Ceylan gösterilebilir. Reha Erdem pek çok filminin senaryosunu kendi yazmış olmakla beraber klasik anlamda bir "auteur" özgünlüğüne henüz sahip görünmüyor. 'A Ay'da sembollerin, hafıza dehlizlerinin ve mistik atmosferlerin yönetmeni, 1999 yapımı 'Kaç Para Kaç'da neredeyse bir "toplumsal gerçekçi" bakışla para tutkusunun şeytaniliğine vurgu yapar. Taner Birsel'in canlandırdığı, inandırıcılıktan biraz uzak görünen mütevazı gömlek satıcısı Selim, kazara bulduğu binlerce doları geri veremez ve yavaş yavaş tüketim kültürünün büyüsüyle ruh sağlığını kaybetmeye başlar. Anlamsız bir şekilde psikolojik işkenceye tabii tuttuğu "yan karakter" gariban çırağını dükkanını soymakla suçlar. Gariban çırak, daha sonra patronu yüzünden hapse girse de, Selim çırağı nihayet hapisten çıkarır ve bir miktar para vererek hem kendi hem de potansiyel burjuva seyircinin vicdanını rahatlatır (benzer bir "para vererek vicdan rahatlatma" sahnesi, Murat Şeker'in 'İki Süper Film Birden'inde cayır cayır yakılan gariban dublöre verilen "pardon" payında da karşımıza çıkar). Biraz yüzeysel de olsa toplumsal duyarlılığı ve özellikle vapurdaki "üçlü kovalamaca" sahnelerindeki müthiş kurgusuyla epeyce başarılı bir film olmasına karşın 'Kaç Para Kaç' , 'A Ay'ın mistik ve şiirsel özgünlüğünden çok uzaktır. 2004 yapımı 'Korkuyorum Anne' (ya da bazı yerlerde karşımıza çıkan adıyla 'İnsan Nedir ki') ne 'A Ay'ın sembolik dünyasına ne de 'Kaç Para Kaç'ın sosyal taşlamalarına yakındır. Bana her nedense 'Amelie' filmini çağrıştıran ('A Ay'dan bile fazla) buram buram Fransız kokan 'Korkuyorum Anne', artık yeni bir "tür" (genre) olarak tescillenmesi zorunlu görünen "sıcak, samimi film" ya da "dostluk, apartman dayanışması" tarzında bir absürd komedidir. Başarılı senaryosu ve güçlü kadrosuyla göz dolduran film, son 15 dakikasında peş peşe gelen bitmek tükenmek bilmez olaylar silsilesi ile bir filmden çok "klip" ya da "dizi" atmosferinde ("arkası yarın" yazısı her an çıkabilir izlenimi doğurarak) sona erer. Boğaziçi'ndeki söyleşiye katılan Adalet Ağaoğlu'nun 'Korkuyorum Anne'yi nedense hatırlayamadığını söylemesinin bir nedeni (aynı hatırlama zorluğunu ben de yaşıyorum) bu "bütünlüksüz" son sözler ve filmin biraz "hoş ama boş" atmosferi olabilir.
Freudyen okumalar Reha Erdem, 'Beş Vakit'e kadar yaptığı üç uzun metraj filminde de birbirinden çok farklı tarzlar denedi ve kendi iç dünyasıyla ilgili fazla ipucu vermedi. 'Beş Vakit', 'Korkuyorum Anne' ile nihayet bazı ortaklıklar gösterir. 'Korkuyorum Anne'de hafızasını yitiren ve babasını bir türlü hatırlamayan Ali'nin babasına gösterdiği soğukluk, 'Beş Vakit'te Ömer'in imam babasına duyduğu büyük öedipal nefretle tamamlanır. Bir türlü büyüyemeyen yetişkinler, anne, baba baskısı altında ezilen sorunlu çocuklar, Erdem'in belki bazı "Freudyen" okumalarına olanak tanır. 'Beş Vakit', özenli sinematografisiyle, Erdem'in titiz çalışmalarından biri olmasına karşın, yukarıda değinilen Freudyen okuma olasılıkları dışında aslında ne temasal tutarlılık ne de "özgünlük" açısından yönetmenimizi "auteur" sıfatına ulaştıramıyor. 'Beş Vakit' 'in en büyük sorunu, Erdem'in, "yapay" ya da (daha kuramsal görünen bir tanımlamayla), yeniden yaratı (reconstruction) felsefesiyle çekmeye çalıştığı filminin, aslında "kendiliğindenlik", "gerçekçilik" ya da "doğallık" olarak adlandırabileceğimiz başka bir sinema felsefesinin "tema" alanına girmesidir. Babasını öldürme arzusu duyan Ömer'in iç çelişkileri dışında aslında 'Beş Vakit'in konusu "hayattır". Filmde fazla bir şey olmaz; küçük anlatılar çerçevesinde gelişen basit hayatların ve onlara her an eşlik eden "doğanın" senfonisidir film. Bu bakımdan Abbas Kiarostami sinemasını, Nuri Bilge Ceylan'ın erken dönem filmlerini hatta biraz da Ahmet Uluçay'ın (elbette gerçeküstü öğeler de taşıyan) 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' filmini şiddetle hatırlatır. Ancak 'Beş Vakit', yukarıda adı geçen yapıtların "sahiciliğine" ulaşamaz. Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu'ndan fırlayan Köksal Engür, Tilbe Saran, TRT'deki 'Kuzenler'den ithal Sevinç Erbulak ve diğer "meşhurlar"la, ne hamile köy kadını, ne bilge, sevecen veteriner ne de kanaatkâr ana, hiç ama hiç inandırıcı gelmez. Mizansenin fazlasıyla kontrollü yaratılması (örneğin tarladaki taşların bile belli ki tek tek dizilmiş oluşu), sinemayı hayata yaklaştıran ve bu tür filmlerin "olmazsa olmazı" olan gündelik hayatın spontan aktarımına hiç yüz verilmeyişi, Erdem'in filmini seyirciye "yabancılaştırır". Fransız kültürüyle İstanbul'da büyüyen yönetmenin kendi çevresiyle ilgili -sorunlu ebeveyn ilişkileri dışında- kişisel ve otobiyografik detaylar da sunmadığı izlenimi veren 'Beş Vakit', belki Reha Erdem'e de biraz "yabancı" kalıyor. "Auteur" bir sinemacı olmak ya da her filmde tutarlı davranmak şart mıdır? Elbette hayır. Pek çok yönetmen hem endüstriyel hem de kişisel tercihlerle, kitlesel beğenileri öne çıkaran ya da dönemsel dalgalanmaları dikkate alan çok çok başarılı filmler yapabiliyor. Örneğin daha yakın zamanlarda yitirdiğimiz Atıf Yılmaz, "auteur" sıfatını hiç umursamayan ama kendince bir "ekol" yaratabilmiş çok önemli bir sinema insanıdır. Ancak hem Erdem'in kendini "auteur" olarak tanımlamayı seçmesi hem de "rekabet ettiği" sinemacıların bu tür özelliklere sahip olması, kanımca, yönetmeni daha titiz bir "kuramsal meditasyona" davet ediyor.
Aslı DALDAL

Semih Kaplanoğlu-Bal

,

Seyrettikten sonraki basit beğenme duygusunun yerini ertesi gün aklımdan çıkmama durumu aldı, nedenini anlamamıştım ama gün geçtikçe daha da çok sevdim bu filmi, internette filme dair fotoğraflar ararken Murat Gülsoy'un blogunda SANATÇININ KADİM DİLDEKİ TARİFİ başlığında çok güzel bir yazıya denke geldim, mutlaka okuyun. Görseli ayrı şölen, duygusu ayrı, filmi seyredip te hayran kaldıysanız, nedenini anlayacaksınız...